26 Nisan 2007

Dün akşam mutfakta biri mi vardı?

Dün akşam kocimiğin her çarşamba olduğu gibi yine halı saha maçı vardı. Bu sefer kızkıza program yapmadığımızdan ben evde kalıp yemek yaparak kendimi oyalamayı tercih ettim. Avrupa Yakası'nı izlemedim, aperatif birşeyler yedim ve kendimi mutfağa attım. Giriş 20.30 - Çıkış 00.30 idi. Delirdim ben galiba...

Evde yemek kalmamıştı ve birşeyler pişirmek gerekiyordu. Bir de ne zamandır denemek istediğim Pastacı'nın Paul tarzı çilekli tartı vardı.
İş dönüşü Migros'a uğradım ve anneanneciğimin çok sevdiği kızartmayı yapmak için 2 patlıcan, 2 kabak ve 5-6 çarliston biber aldım. Bunları annemin yaptığından farklı olarak (kabak ve patlıcanı) küp küp keserek vog tavada az yağda kızarttım. Biberleri de boyuna dörde böldüm ve yarım santim kalınlığında kestim. Kızarttıklarımı bir tabağa aldım ve koyuldum sos yapmaya. 4 domatesi rendeledim, 1 kaşık domates suyu koydum ve 3-4 diş sarımsağı dilimleyip içine attım. Suyunu çekene kadar pişirdim. Sosu kızartmanın üzerine yaydım. Hatta kocacım maçtan gelince hemen tadına baktı.
Cemoşcuğum bu kızartma senin için, sen çok seversin...

Pazar günü Ankara'ya yolculuğumuz sırasında mola verdiğimiz yerden kurutulmuş domates almıştım. Geçenlerde Necdet halamın kurutulmuş domates-biber ve patlıcandan yaptığı zeytinyağlıya bayılmış ve tarifini almış olmam sebebiyle denemeye karar vermiştim. Migros'tan domateslere ilaveten kurutulmuş biber de aldım. İkinci yemeğimizi yapmaya başladım. Yaklaşık 1 litre kadar kaynar suya yarım limon suyu ilave ettim ve 15 biber, 15 domatesi bu suya atarak 20 dakika haşladım. Bu arada 1 adet kuru soğan, 5-6 diş dilimlenmiş sarımsak, 2 rendelenmiş domates, 1 kaşık domates suyu ve 1 kaşık salçayı önce soğan-sarımsağı kavurup sonra diğer malzemeyi de ekleyerek pişirdim. Tuzunu ayarladım ve son beş dakika haşladığım biber-domatesleri de içine atıp biraz daha suyunu çekmesi için kapağı açık pişirmeye devam ettim. Sonuç aşağıda:

Son olarak da Pastacı Burcu'nun küçük tart kalıplarına yaptığı çilekli tartını ben büyük kalıbıma yaptım. Bu akşam yiyeceğimizden dilimli fotoğrafı yok. Ama bu halini görünce yememek için kendimizi zor tuttuk.

24 Nisan 2007

Yıl 1925 - Atatürk Amerika'ya sesleniyor

Bu yazıyı yazmama vesile olan sevgili Sanem'e ve bu videoyu yayınlamaya öncülük eden Süleyman (http://www.gunesintamicinde.com/ataturk-gibi-bir-devlet-adami) ve Volkan (http://blog.wolkanca.com/ataturk-is-speaking-to-usa/) beye teşekkürler. Şimdi sizi bu güzel konuşmayla başbaşa bırakıyorum. You tube'daki diğer Atatürk videolarının listesine de Süleyman beyin yazısına yapılan yorumlardan ulaşabilirsiniz.


23 Nisan 2007

Sosyal Etkinlik

Bu aralar sosyal etkinlik açısından patlama yaşıyoruz. Son 2 ayda birçok tiyatro ve bale gösterisine gittik. Bunlardan bazıları La Bayadere, Yer Altından Notlar, Ben Ruhi bey Nasılım, Bahar Noktası, Çayhane, İstanbul ve Mevlana idi. Şimdi size İstanbul ve Mevlana'dan bahsetmek istiyorum. Tüm gösterileri çok beğendik. Fakat bu ikisi yeni sezonda olduklarından tanıtmak istedim. Devlet Tiyatrolarının ve Devlet Opera ve Balesi'nin tüm oyun ve gösterilerini tavsiye ediyorum.

İSTANBUL

“İstanbul” bir epik bale.. İstanbul, İstanbullulara verilmiş bir armağan.. Bir düş iken bir gerçeğe dönüşen, bunun için de tam 10 yıl bekleyen bir şaheser… Hülya Aksular’ın fikri, Serkan Alkan’ın notaları, Behçet Malikler’in dekoru, İsmail Acar’ın tasarımları, Serdar Başbuğ’un kostümleri, Ahmet Defne’nin ışığı, İpek Altınay’ın yapım koordinatörlüğü ile işte karşınızda İSTANBUL.


Evet, İstanbul’un hikayesi 10 yıl önce başlamış. 2004 yılı sonunda Devlet Opera ve Balesi’nin yayınlanacak eserleri arasına girmiş. Ve 24 Mart 2007’de huzurlarımıza gelmiş… Ben bu gösteriye bilet alırken nasıl bir şeyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Sadece baleye olan hayranlığımla her şekilde beğenirim deyip, ön sıralardan biletimi kaptım. Ve tüm baleyi hayranlıkla izledim.

İlk bölümde İstanbul’un fethi anlatılıyordu. 72 geminin Haliç’e indirilmesini sembolize ettikleri sahne harikaydı. Aşağıda gemi kostümünün çizimini size sunuyorum. Burada pek belli değil ama kafalarındaki şapka iskeletinde de aynı gemilerin yelkeni gibi kumaş vardı.

Konstantin’in yenilgi sahnesi ise sözle anlatılmaz. Bunun da provalardaki fotoğrafını katalogdan sunuyorum size. Elinde saray maketini tutan Fatih, asılı olan ise Konstantin...Oyun esnasında fotoğraf çekmek yasak olduğundan maalesef bu anı eseri bizzat izleyerek görmeniz gerekecek.

******
İlave tarih bilgisi:
Kuşatma hazırlıkları
Sultan II. Mehmed, İstanbul'un fethine karar verdiğinde o zamanki başkent Edirneİstanbul'un aşılamaz olarak bilinen surlarını yerle bir edebilmek için o güne kadar görülmemiş büyüklükteki, şahi olarak bilinen topları döktürmüştü. II: Mehmed ayrıca, hazırlanmakta olan bu topların yanısıra, Bizans'a denizden gelebilecek yardımları engellemek için Yıldırım Bayezid tarafından inşa edilmiş olan Anadolu Hisarı'nın karşısına Rumeli Hisarı'nı (Boğazkesen Hisarı) yaptırdı.
Yapılan hazırlıkların kendisine yönelik olduğunu anlayan Bizans İmparatoru Konstantin, Sultan II. Mehmed'i hediyelerle vazgeçirmeye çalışırken, bir yandan da Avrupa devletlerine elçiler yollayarak onları durumdan haberdar ediyor ve yardım istiyordu. Ancak 1054 yılında Hıristiyanlığın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak ikiye ayrılması sebebiyle, Papa V. Nikola Bizans'ı desteklemeyi pek düşünmüyordu. Bazı İtalyan şehir devletleri askeri birliklerini Bizans'a yardımcı olmak amacıyla İstanbul'a yollasa da, Avrupa'nın büyük devletleri Bizans'ı desteklememe kararı almışlardı. Yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000'i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu.
Sultan II. Mehmed, 20.000 yeniçerinin de dahil olduğu 100.000 kişilik bir kuvveti yönetiyordu. Rumeli Hisarı'nı inşa ettirmenin yanısıra bir de donanma kurdurmuştu. Ordusunu İstanbul civarında toplamış; bu arada, yardım göndermelerini önlemek amacıyla bazı Balkan devletlerine ordular göndererek, gelebilecek yardımları önleme, yardım yollamayı düşünenlere ise gözdağı verme yoluna gitmiştir. Durumun giderek ümitsizleştiğini gören Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç'in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti.

Kuşatma
Sultan II. Mehmed donanmasına emir verirken
Ordusu ile İstanbul'un önünde bulunan Sultan II. Mehmed, Bizans İmparatoru'na elçi göndererek teslim olması çağrısında bulunmuş, ancak reddedilmişti. Bunun üzerine tarihteki 29. ve en son İstanbul kuşatması başladı.
Kuşatma, Türk topçusunun, surları top ateşine tutmasıyla başladı. Bizans ordusu ise, surlarda açılan gedikleri kapatmaya çalışıyordu. Osmanlı, donanması ile de Haliç'i zorluyor fakat zinciri aşamadıkları için gemiler Haliç'e giremiyordu. Günlerdir süren kuşatmanın henüz başarı getirememiş olması ve Ceneviz donanmasından gelen yardımın Boğaz'ı geçerek Haliç'e girmesi Sultan II. Mehmed'i sinirlendirmiş ve atını boğazın sularına sürerek donanmasına emirler yağdırmış, komutanlarına da, saldırı için orduyu hazırlamalarını emretmişti.. Kuşatmadan vazgeçilmesi teklifi üzerine Fatih, şu sözü söylemiştir: "Ya ben İstanbul'u alırım ya da İstanbul beni"
Kaynak: Vikipedi Özgür Ansiklopedi
******

İlk bölümün son iki sahnesi Fatih’in farklı dinleri İstanbul’a yerleştirmesini ve Osmanlı Sarayı haremindeki cariyelerin padişahla ilişkilerini işliyor.

İkinci bölüm ise ilk bölümden çok farklı.. Süreç çok hızlı ilerliyor. 1400 lerden 1700 lerde Lale devrine, oradan da 1900 lere atlıyor. Cumhuriyet dönemi beyaz perdeye eski görüntüler yansıtılarak işleniyor. Bu esnada duvardaki Atatürk büstüne ışık tutuluyor ve görüntülerde Atatürk görünür görünmez alkış kopuyor. Oradan 1940larda Beyoğlu’nda tangolu günlere geçiliyor. Burada Beyoğlu tramvayı da unutulmamış. İstanbul’u en iyi sembolize eden martılara da yer verilmiş. Aşağıda kostüm çizimleri mevcut.

Finalde ise İstanbul adlı vapurda tüm dansçılar karşınıza çıkıyor.
Gösteride beni en çok etkileyen öncelikle müzikti.. 1979 doğumlu bir bestecinin bu kadar güzel bir eserle karşımızda oluşu gurur verici. Tüm müzikler kasetten yayınlandı. Fakat bir sahnede orkestra çıktı karşımıza ve canlı performans da vardı. Eserin bir bölümünde ezan sesine de yer verilmişti.
Ayrıca eserde Atatürk’e de bu kadar önem verilmesi çok mutlu etti beni. Salon zifiri karanlıkken sadece tepedeki Atatürk büstüne ışık tutmaları çok etkiliydi. ‘Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul’ parçası söylenirken gerçekten de burnumun direği sızladı. O ne güzel sesti öyle..

Yazı ve fotoğraflar için kaynak: “İstanbul” tanıtım kataloğu ve “İstanbul” kitapçığı

MEVLANA

Mevlana 800. yıl oratoryosu – Aya Irini Klisesi
Semih Sergen’in anlatımı, Can Atilla’nın bestesi ve koronun eşliği ile Mevlana’nın hayatına bir bakış..
Bir saat kırk dakika süren kesintisiz bir keyif..

Anlatımdan hoşuma giden iki bölüm:

“Her yerde Kabe’ye dönerdin yüzünü
Dünyanın merkezi Kabe’dir de ondan
Peki ama Kabe’ye varınca
Her aşık
Kabe’ye döner de ulular sevdiğini.
Şimdi düşün düşün düşün:
Kabe’yi kaldırsak ortadan
Görürüz ki,
Her aşık birbirinin gönlüne secde ediyor.
Onun secdesi bunun gönlüne
Bunun secdesi onun gönlüne.”

“Bir şaşırmışlık halidir bu.
Yönler kaybedildikçe dönmek başlar.
Çözüldü bir bir zincirlerim
Rüzgardan da, nameden de, fezadan da hafifim.
Raks, mekansızlıktır
Raks, fena’nın tekmelenişidir.
Raks, hayretlerin bitip
Hayranlıkların başlamasıdır.
Raks, hayattan ölüme uçuşÖlümden ölümsüzlüğe kanatlanıştır.”

Yazı ve I. fotoğraf için kaynak: “Mevlana” kitapçığı

20 Nisan 2007

OKUMADAN TARİFLERE GEÇMEYİN

Sevgili Aynur diyor ki:
Bugün kendinizi başkasının hayatına dokunarak mutlu edin. Onun bir tebessümüne sebep olun, hayat sevmekle yaşanmaya değer. Başkalarını önemseyerek kendi hayatınıza değer katın.

Lütfen Aynur'un ve Kuzey bebeğin sayfasını ziyaret edip konu hakkında bilgilenin ve herkese iletin. Sevgiler

YE#21 - Tavuk jambonlu tel kadayıflı börek

Yemek aşkı blogunun sahibi sevgili Emel bu ayki yemek etkinliğimizin ev sahibi.. Kendisine bizi ağırladığı için teşekkür ediyorum. Bu tarif için bir teşekkür de Fatma teyzeme.

Tel kadayıfın yapımını merak ettiğimden ve sizinle de paylaşmak istediğimden başladım internetten aramaya... Sevgili Yogurtland'in sayfasında çok güzel tarifini buldum, hem de fotoğraflarıyla. İyi ki fotoğraf çekmiş yoksa anlamak biraz zor olurdu. Bu şekilde incecik teller halinde hamur yapmayı ilk kimin akıl ettiğini de aşağıda bulabilirsiniz.

Yogurtland'de bu fotoğrafların Antakya'da çekildiğini görünce, araştırmamı daha da detaylandırdım ve sizler için aşağıdakileri buldum. Bir bilgiye göre de kadayıf ilk olarak Diyarbakır'da yapılmış.

"Hatay'da, diğer kentlerde pek rastlanmayacak özellikler taşıyan farklı bir çarşı var. Künefecilerle başlayan çarşı yolunda gecenin geç saatlerine kadar açık künefe dükkanları var. İçi tuzsuz peynirle hazırlanıp şerbetlenerek üzeri kaymak veya dondurma ilavesiyle servis edilen tatlı, Hatay'ın simgelerinden biri. Harbiye'de küçük tavalarda yapılanlar daha da makbul sayılıyor. Künefe malzemesi olan un ve su karışımı tel kadayıflar, kızgın sini üzerine delikli hamur kovasından duş misali dökülüp 1 dakika içinde pişirilerek kenara alınıyor." (kaynak:http://www.senkoyluler.com/)

"Kadayıf Diyarbakır’da 18. yüzyıldan beri yapıla gelen bir tatlı türü olup, Türkiye’de kendine özgü bir yeri vardır. Bir Diyarbakır tatlısı olan kadayıfın imalatını ilk kez Diyarbakırlı bir ermeni olan Ako adındaki bir şahıs yapmıştır. 1900 yıllarında ölmüştür. Kendisi tarafından yetiştirilen çıraklar, Diyarbakır kadayıfını bugüne kadar getirmişlerdir. 1900 yıllarından bu yana lakabı topal olan Hasan ALTUNBOĞA, Ahmet ve kardeşi Halit, Mehmet ve bunlardan sonraki kuşak ise H. Levent ALTUNHAN, H. Ahmet ALTUNCA, H. Halit ALTUNBOĞA gibi ustalar Diyarbakır kadayıfını günümüze kadar getirmişlerdir. Burmalı kadayıf denilince Diyarbakır kadayıfı akla gelir.
İMALATI: Baklavalık un ile önce bir hamur yapılır. Ancak bu hamur türü çok kuru bir şekilde alınır. Hamur iyice yoğurulur ve inceltilir. Kadayıf hamuru bir müddet rahatlaması için iki, üç saat dinlenmeye bırakılır. Daha sonra bir çömçe ile hamura su katılıp inceltilir. Hamur tam kıvamına gelince biraz bekletilir daha sonra işlemeye başlanır. Daha önceden yakılmış odun kömürü “DIK” üzerine veya hava gazıyla çalışan ocak üzerine çapı 1.40 cm. olan ince bir bakır sac koyulur. Adına “kıf” denilen süzgeçli bir kab içine hamur doldurulur. Hamur bakır sac üzerine daire şeklinde dökülür. Daha sonra dökülen hamur ister burma şeklinde, ister düz tel olarak toplanılır. Bu iş hamur bitene kadar yapılır." (kaynak:http://www.dram.gov.tr/)

Tel kadayıf hamurlarımız hazır, şimdi de geçelim tarifimize:


Malzemeler:
300 gr tel kadayıf
1 kg süt
3 yumurta
tuz
1 dolu çorba kaşığı tereyağı(eritilip)+yarım kahve fincanı sıvı yağ
200 gr tavuk jambon
Dil peyniri
Kaşar peyniri

Yapılışı:
Ben bu böreği kare şeklindeki borcamımda yaptım. Borcamı yağlıyorsunuz. Kadayıfın yarısını tifterek tabana yayıyorsunuz. Üzerine tavuk jambonu sıralıyorsunuz. Bir sıra dil peyniri, tekrar jambon ve bir sıra da kaşar peyniri diziyorsunuz. Kalan kadayıfı da yine tifterek üzerine yayıyorsunuz.

Süt, yumurta, iki çay kaşığı kadar tuzu çırpıyorsunuz. Borcamdaki malzemenin üzerine gezdiriyorsunuz. Sıvı yağ ve eritilmiş tereyağını da karıştırıp üzerine döküyorsunuz ve üzerini folyolayıp 2-3 saat dinlendiriyorsunuz.

200 derece ısıtılmış fırında üzeri kızarana kadar pişiriyorsunuz. Ve sonuç aşağıda, size de 'ye beni' demiyor mu....

Not: Yazmayı unuttuğum önemli bir not var. Böreği fırından çıkartınca biraz ılımasını bekleyin. Yoksa kesmeye başladığınız anda peynirler yayılıyor.